Adalet mi, Hesaplaşma mı ?
Siyasette en büyük tehlikelerden biri, makam sahibinin karşısında adeta birer asker gibi saf tutan, yapılan her yanlışı sorgulamak yerine alkışlayan ve her koşulda “Padişahım çok yaşa” diyerek bağlılık gösterisi yapan çıkar odaklı kişilerdir. Ne var ki bu koşulsuz sadakat, çoğu zaman makamın ve gücün varlığına bağlıdır. Dün önünde eğilip her kararını savundukları, yanlışlarına dahi kılıf buldukları kişileri, güçlerini ve makamlarını kaybettikleri gün ilk terk eden, hatta ilk darbeyi vuran yine aynı kişilerdir.
Daha da düşündürücü olan, bu tutumun siyasi bir strateji, hatta siyasetin doğal işleyişiymiş gibi sunularak meşrulaştırılmasıdır. Oysa bunun siyasetle değil, çıkar ilişkileriyle ve ilkesizliğin kurumsallaşmasıyla ilgisi vardır. Çünkü gerçek sadakat, kişilere ve makamlara değil, ilkelere bağlılık gerektirir. Makam sahibinin her yanlışını alkışlamak da makamı kaybettiğinde onu ilk terk etmek de aynı çıkarcı anlayışın iki farklı yüzüdür. Bu, yalnızca tek bir siyasi partinin değil, Türk siyasetinin kronik sorunlarından biridir.
Siyasi İkiyüzlülük ve Öteki Üzerinden Aklanma
Niccolò Machiavelli, Prens adlı eserinde iktidarın doğasını, çıkar ilişkilerini ve siyasi davranışların değişkenliğini ele alırken siyasetin ahlaki ilkelerle kurduğu karmaşık ilişkiyi gözler önüne serer. Bugün AK Parti içinde veya çevresinde yaşanan bazı tartışmalarda, özellikle tarafsızlık ya da özeleştiri söylemi altında yürütülen itibarsızlaştırma girişimlerinde bu çıkar odaklı siyasi refleksleri görmek mümkündür.
Jean-Paul Sartre’ın Gizli Oturum adlı eserinde geçen “Cehennem başkalarıdır” sözü, insanın başkalarının bakışı karşısında kendi varoluşuyla, özgürlüğüyle ve çelişkileriyle yüzleşmesini düşündürür. Bu perspektiften bakıldığında, kişinin kendi geçmişindeki tutumları sorgulamadan başkasının hatalarını ahlaki bir üstünlük gösterisine dönüştürmesi ciddi bir çelişkidir.
Kendi mahallesindeki benzer olaylar karşısında sessiz kalanların, söz konusu kişiler siyasi veya kişisel olarak gözden düştüğünde birdenbire ahlak savunuculuğuna soyunması, ilkesel bir tutumdan ziyade konjonktürel bir pozisyon değişikliğini düşündürür.
Başkasının hatasını teşhir etmek kolaydır. Zor olan, aynı ölçüyü kendine ve kendi çevrene de uygulayabilmektir. Dün gücün yanında saf tutanların bugün güç kaybını fırsata çevirerek geçmişteki ilişkilerini inkâr etmesi, siyasi ahlakın değil, siyasi fırsatçılığın göstergesidir.
Bu seçici ahlak anlayışı, Fatma Betül Kaya etrafında yürütülen tartışmalarda da kendisini göstermektedir.
Öncelikle, ortada bir kamu hakkı ihlali iddiası varsa bunun üzerinin örtülmesi elbette savunulamaz. Kamu kaynaklarının kullanımı, sorumluluk ve hesap verebilirlik bakımından herkes gibi kamu görevlileri de eleştiriye açık olmalıdır. Paranın iade edilmiş olması veya hukuki sürecin başlaması da kamuoyunun meşru eleştiri hakkını ortadan kaldırmaz.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir ayrım vardır: Kamu hakkını sorgulamak başka, bir insanın özel hayatını, dış görünüşünü ve aile ilişkilerini siyasi hesaplaşmanın malzemesi hâline getirmek başkadır.
Bir kadının gözlüğüyle, eşinin elini tutmasıyla veya geçmişinden seçilip çıkarılan şahsi hikâyelerle uğraşmanın kamu hakkını savunmakla ne ilgisi vardır?
Eğer mesele gerçekten kamu kaynaklarının korunması ve adaletin tesis edilmesiyse tartışmanın merkezinde belgeler, sorumluluklar ve hukuki süreçler olmalıdır. Bir insanın dış görünüşünü, aile ilişkilerini ve özel yaşamını hedef alan söylemler ise adalet arayışına değil, kişisel itibarsızlaştırmaya hizmet eder. Üstelik bu tür yaklaşımlar, kamu yararına dayalı meşru eleştirinin inandırıcılığına da zarar verir.
Kamu yararı ile özel hayat arasındaki sınır, siyasi görüşten bağımsız bir ilkedir. Bu sınır, yalnızca sevdiğimiz veya desteklediğimiz kişiler için değil, eleştirdiğimiz kişiler için de geçerlidir.
Muhakemenin Yerini Alan Siyasi Refleks
Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı üzerinden geliştirdiği düşünceler, bireyin kendi muhakemesini devre dışı bırakarak hazır düşünce kalıplarına ve kolektif reflekslere teslim olmasının tehlikelerini anlamak açısından önemlidir.
Bugün sosyal medyada ve siyasi tartışmalarda karşımıza çıkan bazı linç davranışlarında da benzer bir muhakeme sorunuyla karşılaşıyoruz. İşte tam da burada seçici ahlak meselesi karşımıza çıkıyor.
Bir tarafta, muhalif çevrelerin kendi içlerindeki ciddi skandallara, gayrimeşru iddialara ve ahlaki tartışmalara yaklaşımındaki çifte standart durmaktadır. Kendi siyasi çevrelerinden isimler söz konusu olduğunda sessizliğe bürünen, ortaya atılan iddiaları önemsizleştiren, kimi zaman üzerini örtmeye çalışan, hatta bütün bu tartışmalara rağmen söz konusu isimlere siyasi destek vermeyi sürdürenlerin; karşı tarafta bir olay yaşandığında birdenbire ahlak, hukuk ve kamu hakkı savunuculuğuna soyunması ciddi bir tutarsızlıktır.
Diğer tarafta ise kendi siyasi çevresinden bir ismi eleştirerek “Bakın, biz kendimizi de eleştiriyoruz” mesajı vermeyi adeta bir siyasi gösteriye dönüştürenler bulunmaktadır. Ancak bu eleştiriyi kişinin özel hayatını gündeme taşıyarak, geçmişinden seçilmiş hikâyeleri ortaya dökerek ve bel altı vurarak yürütmek, tarafsızlık ya da özeleştiri olarak nitelendirilemez. Bu, ilkesel bir duruştan ziyade siyasi fırsatçılığın ve itibarsızlaştırma çabasının göstergesidir.
Çünkü burada asıl mesele yalnızca bir yanlışı bugün eleştirmek değil, o yanlış yaşanırken neden sessiz kalındığını da sorgulamaktır. Dün makam sahibiyken ses çıkarmayanların, bugün güç dengeleri değişince geçmişteki olayları gündeme taşıyarak hesaplaşmaya girişmesi ne kadar samimidir?
Bir insanın kendi mahallesinden birini eleştirmesi onu kendiliğinden tarafsız yapmaz; aynı şekilde kendi mahallesindeki yanlışlara sessiz kalması da onu adalet savunucusu yapmaz. Çünkü tarafsızlık, yalnızca kendi çevrenden birini eleştirmekle değil, herkese aynı ahlaki ölçüyü uygulayabilmekle mümkündür.
Görünüşte birbirinden farklı olan bu iki yaklaşımın ortak noktası, adaleti evrensel bir ilke olmaktan çıkarıp siyasi aidiyetlerin ve kişisel hesaplaşmaların aracına dönüştürmesidir. Hakikatin yerini grup aidiyeti, vicdanın yerini ise linç refleksi aldığında ortaya çıkan şey adalet değil, kolektif bir hesaplaşmadır.
Ölçüyü Kaçırmamak
Siyasetin hangi kampında olursa olsun, insanı insan yapan temel değerlerden biri adalet duygusudur. Adalet, yalnızca rakibin hatasını ortaya çıkarmak veya siyasi olarak güç kaybetmiş birini hedef almak değildir. Adalet, herkes için aynı ölçüyü savunabilmektir.
Bu nedenle bir kamu hakkı ihlalini eleştirmek meşru ve gereklidir; fakat bu eleştiriyi özel hayata, aile ilişkilerine ve kişisel itibara yönelik saldırılara dönüştürmek, savunulduğu iddia edilen adalet anlayışıyla çelişir.
Yüce Allah, Mâide suresinin 8. ayetinde bizlere şu ölçüyü hatırlatır:
“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”
Bu ayet, yalnızca siyasi rakiplerimize değil, kendimize ve kendi çevremize karşı da adil olmanın gerekliliğini hatırlatır. Fırsat bu fırsat diyerek kin kusmak, geçmişin hesabını kişisel husumetle görmek veya siyasi aidiyet uğruna yanlışları savunmak adalet değildir.
Ölçüyü kaçıranlar, kişiye ve makama göre değişenler hakkı değil, yalnızca kendi nefislerini ve siyasi çıkarlarını savunurlar. Çünkü hakikat, siyasi aidiyetlerin ve kişisel hesaplaşmaların üzerindedir.
Ve unutulmamalıdır ki; ADALET HERKESE LAZIM!
(Sosyolog Sinem Şahin Erdoğan)



