İran ile ilgili savaş başladığından beri yazmayı düşünüp de ertelediğim yazıyı bugün bile öteleyip uzatacaktım ki; şehir merkezinde olan evimden çıkar çıkmaz antikacılar çarşısından ne zamandır almayı düşündüğüm eski bir fotoğraf makinesini nihayet alıp da üçlü ayağına taktıktan sonra yolda arada bir çekim denemeleri yaparak meydana doğru yürürken işler değişti.
Üniversite öğrencilerinden oluşan bir grup genç, beni röportaj yapan televizyon ekiplerinden sanmış olmalılar ki; yanıma yanaştılar. Ben henüz bir şey söylemeden yanımdaki arkadaşım kulağındaki kulaklığı çıkarıp mikrofon gibi tutarak, “Savaş anlaşma ile sonuçlanmıştı ama dün yine yeniden başladığı söyleniyor ne dersiniz?” sorusuyla sanki röportaj yapıyormuş gibi yapınca içlerinden biri başladı anlatmaya…
“Ben durumu anlatayım.” derken diğer arkadaşları başladı gülmeye. Kendisi de durumu anlayınca iş, antikacıdan alınan basit eski bir fotoğraf makinesi vesilesiyle kapsamlı bir muhabbete dönüşmeye meyletmişti.
Çoğunluğu Türk dünyasından, Afrika ve genelde Müslüman ülkelerden gelen öğrencilerden oluşan kalabalık zamanla etraftan katılımla bayağı kalabalıklaştı.
İçlerinde en gencinin yeni dünya düzeniyle ilgili konuşmaları hepimizi etkilemişti. Sözünü bitirir bitirmez, onun en yakınındaki yaşça biraz daha önde gözüken genç,” Size ilginizi çekecek bir şey de ben söyleyeyim mi?” diyerek söze girince herkes ona döndü.
“İran cumhurbaşkanı İbrahim reisi, dışişleri bakanı ve Tebriz Valisi’nin 50 yıllık eski bir Amerikan helikopterine bindirilerek öldürülmelerinin arkasında, İsrail ABD ve İran savaşıyla ilgili çok ciddi bir ilişki var! diye düşünüyorum.”… Dediğinde, “eski bir Amerikan helikopterine bindirilmeleri… “diye zihnimde tekrar ediyordum ki, göz göze geldiğimizde sözüne devam etti.
“Her ne kadar savaşın önemli cephesi İran gösterilse de küreselcilerin asıl hedefinde Türkiye ’var, yani biz varız, Neden mi? “der demez, kendi sorusunu cevaplayarak; “…çünkü her ne kadar Müslümanlığımız mı kaldı diyenleriniz olsa da biz Müslüman bir millet olarak her daim evrensel ilkelere dayalı, inançlı imanlı ve vicdanı bir sistemin yanında oluyoruz da ondan….” diyerek devam etti… “Bizim bu tutumumuz dünyayı kan ve gözyaşına boğan Satanist zihniyetin işine gelmediği için, şialığı öne çıkarıp koskoca İslam aleminin tarihiyle, potansiyeli, birikim ve tecrübesiyle, önemli merkezine sahip Türkiye’nin , kurulacak yeni dünya düzeninin dışında tutulmaya çalışılıyor. Çünkü Sünni Müslüman Türk milleti yeni kurmak istedikleri vicdanı olmayan yeni dünya düzeninde daha büyük vicdansızlık yapabilmenin önündeki en büyük engel de ..ondan!..” Bu sözlerini sarf ederken ki çekingen konuşma tarzı, kalabalığın onaylayan alkışlarıyla özgüvenli bir duruşa dönüşmüştü…
Konuşmaları dikkatle dinleyen yaşlı bir kadın, söze girerek; “Ağır vebal ’in içgüdüsel tezahürünü yaşıyor İran!” Dediğinde, bu çarpıcı sözler kısa bir süre herkesi sessizleştirdi…
“Ağır vebal ’in içgüdüsel tezahürü de ne demek ?!”.. “Türkçe konuşun da biz de anlayalım hanımefendi.” gibi sözler yükselince; “İran Müslüman ülke olarak tanımlanıyor ama İsrail’den daha fazla, en fazla Müslümanı katleden ülke değil mi. ? dedi ve ekledi; “Sistem ele geçirilmiş olmasa , İran TV’lerinde halkın dinleme mecburiyetinde kaldığı hakaretlerin İslam dini ile ne alakası var.? bir düşünelim..!!”
O ana kadar dikkatle dinlediğim bu sohbete nihayet katılarak dedim ki;
“Hanımefendinin işaret ettiği husus evrensel yasanın kaçınılmaz biçimde işleyişini anlatır…” “Bu durumun arka planı isteyen olursa dikkatle tahlil edilebilir…Yaradılışla başlayan dualite ya da ikilem, günümüz uygulamalarının insan ruhuna ters itici sistemi, sistemi ele geçirenlerin bilmediği bir şey değildir. Lakin oluşturdukları elitist gurubun sadece dünyeviliğe ipoteklenmiş maddeye hapis olan EGO’larını aşma izinleri olmuyor da ondan.
“Bunlar, ele geçirdikleri asimetrik gücü teknolojinin sağladığı imkanlarla birleştirerek insanlığın geleceğini ipotek altına almak için sayısız planlar üretiyorlar. Bunlar, dünyeviliğin her tür menfaatlerini egolara bağladıkları, güçlü lobi imkanları sayesinde devlet ve millet dahil dünyada içine sızamayacakları hiçbir organizasyon yoktur. Bilgi ve bilmenin her türünü ele geçirip kime hangi bilginin ne kadarını ne zaman nasıl vereceklerini de çok iyi bilirler. Bunu bildikleri için bilimde, sanatta, felsefede, din ’de ve politika gibi devleti ve milleti ayakta tutan temel sütunlar bunların elinde ve kontrolündedir. Örgütlü ve organize oldukları için istedikleri zaman istedikleri yerde istedikleri algıyı oluşturabiliyorlar. Öncelikle bunların bilinmesi gerekir… bu konular bilinmeden dünyanın bütün coğrafyalarında devletlerin içine nasıl da sinsice sızılabildiğini anlamlandırılabilmesi mümkün olmaz…”
Uluslararası ilişkilerde okuduklarını daha önceden belirtmiş olan üniversite öğrencilerinden en genç görüneni biraz çekingen bir tavırla, yüzüme dikkatle bakarak “Dikkat çektiğiniz noktayı daha iyi anlamamız için; konumuz İran olduğuna göre, İran’ın tabanının Türk olmasının konuyla ilgisini kurabilir miyiz? dediğinde” Gençler, kendi aralarında gülüştüler sonra ciddiyete bürünerek dikkat kesildiklerinde devam ettim…
“İran’ın tabanının Türk olmasının dile getirilmesi, bu bilginin doğruluğundan veya doğruluk payından daha önce başkaca önemli bir kriterin dikkate alınması gerekmez mi?”
“Biraz açar mısınız ?!…” Dediğinde…
“Yani…diyebiliriz ki, dünyada, Din temelli belirleyiciliğin dile getirilmemesi için, ırk temelli yaklaşımla dini olan temel kriterin üzeri örtülmektedir. …Dünyaya yön veren fikirler üretenlerden biri olan CIA üst düzey ajanı Fuller; Dünya düzeninin önündeki tek engel Türkiye’dir niye diyor? Bu kişi, ‘ İslamsız Dünya ‘adında yazdığı kitapta, “ABD’nin dünya hakimiyeti önündeki tek engel, Sünni Müslümanlardır” niye diyor??”
“Bakın kıymetli gençler, aynı Fuller, “Vehhabilerle ortak çalışıyoruz, Şiileri kullanıyoruz. Sünni iktidarın yıkılması, Sünniliğin kalesi olan Türkiye’nin yıkılmasıyla mümkündür “diyor. Pekiiii, ABD başkanı Tramp’ın, “Vehhabizim olmasa idi İsrail yok olurdu” diye ifadesi, her şeyi açık etmiyor mu?”
Gençlerle birlikte kalabalıktaki birçok kişinin, düşünceli bir tavırla kafa sallayarak söylenenlere onay verir halleri, içten içe oradakilerin dikkatini çekti…Görünenin ardındakini sorgulamak ve anlamlandırmak için hepimiz bir gayret içindeydik…
Sohbetin başında hepimiz ayaktayken, sohbet ilerledikçe herkes dağılmaya başlamıştı. Lakin sahildeki banklara bir kısmımız oturunca, bir kısmımız yakınlardaki çay ocağından söylediğimiz çayları yudumlarken, sohbet kendiliğinden bir süre daha devam etti…
Derken bölünen konu, Çin’e ve yapay zekaya geldi…
“İran’daki savaş aslında Amerika ile Çin’in savaşı…ABD yapay zekâ konusunda çok geri. Çin özellikle yapay zekâ konusunda aldı başını gidiyor. “Diyen genç bir kız… Daha önce Japonya yükselişe geçtiğinde enerji kaynaklarını kesen ABD şimdi, Çin’in yükselişini durdurmak için onun sanayisini besleyen enerji yollarını kesmek istiyor.” Dediğinde yanındaki arkadaşı sözünü alarak, “Bugün Hürmüz boğazı üzerinden ve 40 küsur günlük savaş tiyatrosu üzerinden dünyayı bilindiği kadarıyla minimum 14 trilyon zarara sokan kaos planından bahsediliyor…2008’de Lehman Brothers’’ın sahte batışıyla tüm dünyada domino etkisi yaptırıldığını unutmayalım…özellikle Rothshild’in Yahudi inin tüm varlığını Çin’e taşıması işte böyle bir domino etkisiyle birlikte gerçekleşmişti diyerek bitirdi”
Sohbet, bir süre daha devam etti …Üniversite öğrencileri ile başlayan sohbete sonradan katılanlar olmuştu… sadece belli bir kısmına iştirak edenler de … Üsküdar meydanında , işleri güçleri olup da bir yerden bir yere gitmekte olanlar arasından da; gezmeye dolaşmaya çıkmış olanlar arasından da; sadece toplanan kalabalığın neden toplandığını merak edenlerden de oluşan katılımcılarımız , en son da üniversite öğrencisi pırıl pırıl gençlerimiz birer ikişer dağıldıklarında, yanımdaki arkadaşımla, sahildeki banklardan birine oturduk…
Lekesiz masmavi gökyüzünün altında İstanbul Boğazı’ndan geçmekte olan gemileri seyre daldığımızda, hem o gençlerin sözlerini kritiğini yaptık hem de elimde o gün satın aldığım eski fotoğraf makineme ve üçlü ayak düzeneğine baktım ve gülümsedim. Yazımın ilk bölümü hazırdı… Tarihçi Yazar Hasan Basri Canca



