Ana Sayfa TARİH 2 Temmuz 2026

Değişimi yöneterek gelişmek

Savaşlarda zafer kazanmak için seferden önce ve sefer sırasında yapılan duaların başında “Allah’ım düşmana karşı cenk meydanında ayaklarımızı sabit kıl, Üzerimize Sabır Yağdır” dilek ve temennisiydi. Burada murat edilen; düşmana karşı birlik şuuru ile durmakta olduğumuz yeri koruyabilmek, orada tutunmak, kesinlikle geri adım atmadan mücadeleye yüksek bir şuurla, sabırla ve birlik içinde Allahlın himmeti ve himayesiyle muvaffak olmaktır. Bulunulan yer tam manasıyla tutulur orada düşman alt edilir ve yapılması gereken yapılıp tahkim edildikten sonra, hiçbir şekilde geri gelmeden dahada ileriye gitmeye mâni olacak her türlü engel ortadan kaldırılıp arındırıldıktan sonra nihai hedefe ulaşana kadar mücadeleyi azim ve kararlılıkla sürdürmektir. Nihai Hedef tamamen ele geçirilerek savaşın zaferle sonuçlanması ise bu duanın manevi gücü, feyzi ve hikmeti olarak   kabul edilmektedir…

Bu sarsılmaz inanç ve düstur savaş meydanlarında zafer getirdiği gibi savaş sonrasında sürdürülecek barış ve anlatşma süreçlerinde de aynı şekilde mutlak galibiyet ve üstünlük sağlamanın yolunu açmaktadır.

Tarih boyunca savaşlar; tarafların birbirlerini, önceden hazırlanmış stratejik plan ve taktiklerle güç kullanarak, rakiplerini geriletmek suretiyle toprak kazanmak ve kazandıkları yerin jeopolitik nimetlerini ele geçirmek için yapılagelmektedir.  Galip gelen tarafça ele geçirilen toprak parçası veya coğrafi bölge üzerindeki mevcut hakimiyete son verip o bölgeyi kendi hakimiyeti altına aldıktan sonra, ilk olarak öncekilerin değişmez kurallarını, kanunlarını hatta geleneklerini zayıflatıp toplumsal hayatı değiştirerek kendi kanunlarını, kurallarını hâkim kılarak işe başlar.  Daha sonra yerelden devşirilen taraftarlarla başta ticari ve sosyal hayatı kontrol altına alarak stratejik amaçları için kullanır. (Müslümanlar açısından bakılınca Fetih Allah’ın adaletiyle hükmetmek zulme son vermek için yapılır.) Zaman içerisinde de emperyal amaçları doğrultusunda sosyolojik, kültürel, demografik ve milli kimliğini de değiştirme amacını taşımaktadır.

Kısaca hiçbir savaşta galibiyetin gayesi; düşman tarafın stratejik çıkarlarını, değerlerini, tarihsel sembollerini, kanunlarını, kültürünü, dilini, inancını velhasıl bilumum dünya görüşünü ve hayat tarzını kendi tarihsel birikiminin önünde görerek kendi değerlerini zayıflatıp yerine başkalarını ikame etmek suretiyle değiştirip onu içselleştirmek, hatta bunları halka benimsetip özümsetmek amacıyla yapılmaz. Bu yaklaşım özgürleşmenin de gelişmenin de amacı olarak görülemez.

Amaç Yeni bir ulusal kimliği inşa etmek olsa dahi, her alanda özgür, siyasal, kültürel, ticari ve ekonomik olarak tam bağımsız, bilimsel açıdan da özgün bir ilerleme sağlamak   mümkün olamayacağı gibi Milletin ve Devletin bekasını ebedi olarak korumakta olası değildir.   Zira yeni bir ulus kimliğinin inşası ancak Milletin kendi tarihsel temelleri, inancı, birikimleri ve kültür değerleri üzerinde yükselebilir. Aksi hâlde savaş meydanlarında üstünlük sağlansa dahi sonuçları itibarıyla yenilgi ile neticelenmiş sayılması kaçınılmazdır. Hatta Yapılan mücadelelerin adı kurtuluş savaşları olsa da nelerin kimlerden nelerden vaz geçilerek kurtarıldığı sorusu hafızalarda her zaman yerini koruyacaktır. Böyle bir savaştan sonra Her halükârda zaferden de kahramanlıktan da bahsedilemeyeceği açıktır.

Galibiyetle sonuçlanan savaşlardan sonra hükmedilen coğrafyanın kültürü ile belli ölçülerde etkileşimin olabileceğinin de yadsınamayacağı kabul edilmelidir. Savaşlardan sonra karşılıklı etkileşimin zenginlik olarak görülmesi gerektiğini belirtmek gerekir. Klasikleşen kendi değerlerini koruyarak değişim ve gelişmenin önünü açmakta elbette mümkündür.  Burada Referans alınan “Allahlım Savaşta Ayaklarımızı Sabit kıl, Üzerimize Sabır yağdır” (Bakara 250) Ayetinin gereği Fetih edilen topraklarda yaşayan halkın gelenekleri ve günlük hayatı, İslam’a göre Haksızlık ve zulme sebep olmadığı sürece ona dokunulamayacağı ve korunması da bu hükmün gereğidir.

Sonuç itibarıyla bu amaca hizmet etmeyen bir savaşın sonrasında oluşan sınırlar da anlamını kaybedecektir.  Neticede” Yenenin yenilene benzediği” sosyolojik ve kültürel değerler bakımından sözde yenen taraf yenilenin zihinsel işgali altına girmekten kendini kurtaramamış demektir. Bu durumda yenilmiş olsa da değerlerini benimsetmeyi başarmış olan, kültürel hegemonyasıyla üstünlük sağlayan tarafın mutlak bir galibiyeti söz konusudur.

Burada Merhum Aliya İzzet Begoviç’in “Savaşta esas Yenilgi Düşmana Benzemektir” sözü çok manidardır.  Fiziki olarak “düşman karşısında ayaklar sabit tutulmuş”, cephede üstünlük elde edilmiş olsa dahi manevi ve kültürel manda ilkeli bir duruşa sahip olmadıkça mağlubiyetten kurtulmanın mümkün olamayacağına işaret etmektedir.

Meseleye tarih perspektifinden bakıldığında “Allahlım Savaşta Ayaklarımızı sabit kıl” düsturundan hareketle, geri çekilmeme kararlılığını şiar edinenlerin tarihe mal olmuş muvaffakiyetleri olduğu gibi tersi yönde hareket edenlerin yaşadığı dramatik hezimetlerin sayısız örneklerini görmek mümkündür.

711 yılında Tarık Bin Ziyad’ın İspanyayı fethi sırasında askerlerine cephede “ Ayaklarını Sabit Tutmaktaki”  kararlılığını göstermek adına gemileri yakması tarihe yön veren  önemli bir olay olmasına rağmen,  Endülüs’te  715 te Valiliği döneminde Asturias bölgesini fetih etmek isteyen  Anbese  b.Süheym el Kelbinin: Bölgenin kayalık  olması ve üçüyüz Hristiyan’ın yaşadığı bir yer olması nedeniyle önemsiz gördüğü ve daha sonrada 30 erkek 10 kadının kaldığı bu yerin “Hepsi otuz Erkek bize zarar veremezler” diyerek kuşatmaktan vaz geçip geri çekilmeleri, yıllar sonra  bu yerdeki 30 kişinin Endülüs’ü zevale götüren süreci başlatanların bunlar olduklarının (açık kaynaklardan) biliniyor olması, Cephede “Ayaklarını sabit tutamamanın” yaşanan hazin sonun başlangıcı olması bakımından önemi büyüktür. Yine; 1683’te ki 2. Viyana kuşatmasında “Ayaklarını Sabit Tutmama veya tutamama” da Osmanlı Tarihi açısından önemli bir kırılma noktası olarak kabul edilir.

Son bir örnek 1. Dünya savaşı sonunda 30 Ekim 1918 de İstanbul işkal edilince Yönetim merkezinin Ankara’ya geri çekilmesi sabit duramamanın hazin bir sonucu olsa da Yunan istilası sırasında Polatlı’ya yanaşan düşman karşısında Ankara’da yeni kurulan Meclisin daha geriye çekilerek Kayseri’ye taşınmasına karşı kararlıkla durulması önemli bir “Ayaklarını Sabit tutma” kararlılığının anlamlı bir örneğini teşkil etmektedir. Yaşanan bu tarihi hadiselerin sebep olduğu hezimetten sonra; bu bölgelerde gerek İnsani gerekse inanç ve kültürel olarak geçmiş uygarlığın sembolik hiçbir eserine ve değerine asla müsamaha gösterilmeksizin (İspanya’da ve Balkanlarda) olduğu gibi yok edilmesine tarih şahittir.

Bu somut örneklerin dışında; kadim tarihin katmanlarından gelen birikimle oluşan ve hüküm sürülen coğrafyalarda şekillenip inançla, kültürle, soyut ve somut sanatsal olgular da adeta simgesel anlam kazanan tarihi eserler gibi değerli sayılmalıdır. Zira yazılı veya sözlü (Edebi) toplumsal Akaitlerinde (Toplumsal normlar) unutulup terk edilmemesi gereken var oluşsal nirengi noktaları ve manevi mevzilerdir.

Ebetteki bu mevzilerin tahkimi, güçlendirilmesi, zenginleştirilmesi, yaşanılan çağın gereklerine ve coğrafi şartlara uygun hale getirilmesi için etkileşime girilmesi, ulaşılan yeni menzillerde “Ayaklarını sabit tutmanın” vecibelerindendir.  Bu yaklaşım temel akidelere de evrensel form kazandırmanın özünü teşkil etmektedir.

Ele geçirilen yerlerde yaşayan halkın güvenliği ve ihtiyaçlarının karşılanması noktasında adaletle hükmetmek, temel ahlak değerlerine ters düşmeyen gelenek ve gündelik hayatın kurallarına müdahale etmemekte “Savaş Meydanlarında Ayaklarını Sabit Tutmanın” olmazsa olmazlarındandır.

Milletlerin varoluşsal Sembolik Kökleri ve Sabiteleri vardır:

Doğanın ve müspet bilimlerin temel kuralları olduğu gibi tarihsel olarak var olma eğilimi ve kararlılığını gösterebilen toplumlarında Mitolojik ve efsanelere dayanan tarihsel köklerinin, değişmezlerinin olması kaçınılmazdır. Bunlar Töre, örf (gelenek) veya ilahi kaynaklı mitler ve ezoterik temelli sembolleri barındırmaktadır. Bunlar tarih boyunca toplumların varoluşsal temellerini şekillendirmektedir. Günümüzde; her şeye rağmen bu köklü geleneği ve örfünü günümüze kadar taşıyarak yaşayan toplumlardan birkaçını ele alacak olursak Japonlar ve Çinliler isabetli bir örnek olabilir.  Japonlar 2. Dünya savaşının acı sonuçlarına rağmen özgün yapılarını korumakta fevkalade dirayet göstermişlerdir. Gündelik hayatlarında ve devlet yönetimlerinde tarihsel köklerine bağlılıktan taviz vermeden (Askeri güç dışında) var olmayı hatta öne geçmeyi başarabilmişlerdir. Aynı şekilde Çin in 1949 Kültür devrimine rağmen değişmez değerlerini her alanda   koruyup güçlendirmeyi bilmiştir. Teknolojik ve hegemonik kültürlerin etkilerini Absorbe ederek gelişmelerinin lokomotifi haline getirmişlerdir.

Diğer bir örnek: İngilizler bu manada ayrı bir konu başlığı olarak ele alınmayı hak etseler de konumuzla alakalı olarak kısaca değinilmesi kâfi gelecektir.

1225 (Magna Carta)’dan buyana” Kralın Tanrısal yetkilerini kısmen Baronlarla Paylaşması” dışında asırlarca Milli akidelerini koruyarak Demokrasinin beşiği, insan haklarının ve çağdaş dünyanın öncüsü olduklarını kabul ettirebilmişlerdir. Halen ordu Kralın ordusu, Hava kuvvetleri Kralın hava kuvvetleri velhasıl mülk Kralın mülkü ama ‘sembolikmiş’.

Parlamento halk tarafından seçilen 650 kişilik Avam kamarasından ve Kral tarafından atanan 80 kadarı da rahip olan ayrıca verasetle gelenlerle birlikte toplam 850 kişilik Lordlar kamarasından teşekkül etmektedir.

Böyle milletler karşılarında ayaklarını sağlam basan binlerce yıllık bir tarihi arkasına alarak dünya arenasına çıkan başka milletlerle uyum içinde yaşayamazlar/ yaşamazlar. Bunlar başkalarıyla eşit olmayı kabullenemezler. Eşit olmak eşit paylaşımı gerektirebilir onun için eşitler arasında mutlaka birinci olmak gerekir. Kendileri değişmeden temas içinde oldukları toplumları her zaman değiştirmeye muvaffak olmayı başarabiliyorlar.

Sözde köklerine bağlılık adına Bugün Ortadoğu’da; tahrif edilmiş sözde Tevrat’tan referans alınarak türetilmiş hayali bir Arz-ı Mevud efsanenin peşinde koşanlar yüzünden bölge yüz yıldır ateş ve kan içerisindedir.  Yunan Milleti Mitolojik” Megale İdeasını” milli bir motivasyon kaynağı olarak kabul ederek nesillerini bu idealle eğitmektedir.

Ulusların varlıklarının devamını kadim dönemlerindeki “Ayaklarını sabit tuttukları” mutlak başarılı oldukları tarihsel dönemlerini referans almaları anlaşılır ve anlamlıdır.

Dünya insanlık tarihinde önemi tartışılmaz bir yer tutmakta olan Türk milletinin de Ergenekon, Dede korkut, Alp Er Tunga Kızıl elma, İslamiyet sonrası Alparslan’ın Malazgirt zaferi (1071), yeni bir çağın başlangıcı kabul edilen “Roma imparatorluğuna son verilmesi” ve İstanbul un fethi (1453), Millet ve Ümmet olarak “Ayaklarımızı sabit tutma” noktasında referansını kutsal kitabımızdaki bu ilahi mesajdan alan manevi ve simgesel anlamda tarihsel başlangıçları hedef edinmek, nesillerin bu ve benzer değerlerle yetiştirilmesi önemi tartışılmalıdır.

Sonuç olarak; başta cehalet olmak üzere her türlü düşmana karşı mücadelede “Ayaklarımızı sabit tutmakta” ve evrensel olanı inşa etmekte Milleti şuurlu kılacak köklü manevi ve tarihsel hedeflere insanlık olarak muhtaç olduğumuz bir dönemden geçtiğimizin idraki içerisinde olmamız temennisiyle.  Tarihçi Yazar Taşkın Hoşver

selyus