BM’in (The United Nations) kuruluş sürecine baktığımızda, -öncüsü sayılabilecek Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam, League of Nations,1920-1946) fesih sürecine giderken ve aslında henüz gitmeden-, kuruluşa dair ön hazırlığı’nın 1941’de Atlantik Bildirisi’nin imzalanmasıyla başlamış olduğu; sonrasında sırasıyla Oaks (1944) ve Yalta( 1945) konferanslarıyla organizasyon şemasına dair ana hatlarının taslak olarak hazırlandığı, Haziran 1945’de San Francisco’da, Türkiye’nin de katılımıyla 50 + 1 (51) kurucu üye ile imzalanan antlaşma sonrası, Ekim 1945’de ise resmi olarak kuruluş’unun gerçekleştiği görülür. BM’e üye olmak, I. Dünya Savaşı sonrası, kuruluş süreçleri belli ölçekte tamamlanmış olan ulus- devletler için, II. Dünya Savaşı sonrası yeni güç dengelerinin de belirlendiği yeni dünya düzenine dair denklem içinde konumlanmak; barış ve güvenlik temalarını önceleyen BM’nin çatısı -bir anlamda güvencesi- altında olmak da demekti. Yine, iki büyük Dünya Savaşı’nı geride bırakan ülkeler için, bu; Sanayi Devrimi ve aydınlanma ile karşılanan modern nitelikli toplum düzeni’ne askeri, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel bağlamlarda -bu sefer- daha sıkı, hızlı ve uyumlu entegre edilmelerine dair süreçleri karşılamak da demekti.
Bu süreç, her millet için kendi iç dinamikleri üzerinden farklı işlese de; BM’e dahil olmak, hem dünya’dan izole olmamak, hem refah toplumu’na geçmek; ekonomik kalkınma ve ilerleme’de dünya standartlarına uymak da demek olacaktı. Yine, her bir millet bu entegrasyon/ bütünleşme sürecinde belli ölçülerde BM’in kararlarına uymak durumunda kalacak ve dahası BM’nin belli ölçülerde denetleme ve gözetimi altında da olacaktı. BM’nin (The UN) temelindeki düşünce harcı’nda; varsayılan kuruluş amacı’nın gerçek dünya barışı ve güvenliği tesisi’nin değil, yeni dünya düzeninin daimi(!) ‘elitler lehine’ inşa’sı fikrinin hakim olduğunu anlamak, her bir millet için farklı bir kavrayış vaktini işaret edebilmiş; ya da bu durumu anlamak her bir millet’in kendisine ait tecrübe’leriyle de ayrıca sabit olmuştur.
BM’in, daimi elitler lehine sürekli yenilenerek ayar verilen dünya düzeni’nin hep yeniden inşası’na bir büyük motor güç (tüm- birleşmiş- milletler) olarak hem varsayılan hem gerçekten katkısı; söz konusu bu düzen adına kotarılacak her türlü iş için meşru zemin’in hem -sanki- tüm üye milletlerce sağlanmış gözükmesinden ama hem de -gerçekten- onlar’ca sağlanmış olmasındandır. Halbuki, bu meşru zemin sahnenin önünde milletlerin birleşmiş varsayılmasına işaret etmekte iken; arka planda ise, deyim yerindeyse ana sunucu (!), BM Güvenlik Konseyi’nin -çekirdekteki beşli kadrosu(!) nun onayı veya vetosu’na bağlı olarak milletler adına karar verme (!) ve hatta neredeyse kaderlerini tayin etme (!) mekanizmasını bünyesindeki işletim sistemi üzerinden işletedurmaktadır. BM/ UN (The United), kuruluşunda kendi yapısı içerisinde gerçek BM’in mümkün olabilirliğine daha baş’ından ket vurmuş, ‘kendisini denetim altında tutacak esasları ikame ederek ancak sürdürülebilir yani daim kılınabilir yapısı’nı’, -kendi lehine olduğu zannı ile- ‘ikame etmeyerek’ ihmal etmiştir.
Ancak şimdi saatler, 81. yılı göstermektedir. Gerçek Birleşmiş Milletler artık ayan beyan görmektedirler ki, UN ( The United) gerçek dünya barışı ve güvenliğinin tesisi amacına tamamıyla ters hareket eden beş’li bir çekirdek kadroya sahiptir. Bu sahne arkasındaki daimi kadro, meşruiyetini, yani gücünü, aslında kurduğu sistem’den yani sahne önünde BM’ye üye olan tüm ülkelerin belli ölçülerde dahil edildiği ancak daimi edilmediği bir organizasyon şeması’nın işe koşulmasından almaktadır. Barış için karar alabilecekken, bu kararı ısrarla almayan, alamayan beş’li kadro’nun, aslında BM’nin belirtilen kuruluş amacına ters çalışmak üzere biçimlendirilen birleşik(!) yapı’sı gereği de bu kararı alamadığı açıktır. Birleşik’lik gereği, egemen güç’lerin ortak paydada tek vücut gibi davranma mecburiyetinde olmalarından mütevellit durumun aşılması kendileri için de pek güç gözükmektedir. Bu, şu demektir; aslında bu beş’li yapı tam bağımsız değildirler; güçlerinin ortaya koyulma biçimi bağlamında birbirlerine borçludurlar. Yine ortaya koydukları birleşik güçlerini, ayrıca meşru zemini onlar için mümkün kılan diğer tüm birleşmiş milletler’e de borçludurlar.
Kaldı ki; bu borçluluk kendileri tarafından bu anlamda algılanamasa da; şimdi elitler ve/ veya velayetleri altına aldıkları ya da vekalet veya vesayet yoluyla kontrol edegeldikleri tüm ağsal güçleriyle birlikte ağsal elitler’in ve ister istemez bu sistemin içinde konumlandırıldığından tüm dünya’nın, topyekün bir arınma sürecine girildiği görülecektir. Bu arınma ise şimdi dünya’nın içine girmiş bulunduğu yüzleşmeler kuşağı’nda, muhatabı olan herkesi, her alanda göz yumulan denetimsizlik ile (yine özellikle dijital dünyanın algoritmalarının denetim unsurlarının devreye girebileceği gibi ayarlanamamasından ötürü getirileri ile); Müslüman coğrafyaları dışarıda bırakma’nın veya yok sayma’nın getirisi ile, kutsiyet atfedilen yapay teolojik referansların iş’e yaramadığının sağlam ve dosdoğru teolojik düsturlara çarpıp erimesi üzerinden görülmesi ile; vekalet ve vesayet eliyle etnik, mezhepsel vb. çatışmalara dümen suyu taşıyıp da barış elçisi gibi görünme’nin maskesinin “kral çıplak(!)” diye haykırabilen temiz bilinçler tarafından düşürülebileceği ile; azınlık, öteki gibi görülen insanların ah’ları ile; iklim değişikliği ve krizi’nin geçerliliği üzerinden bir ölçüde örtebildikleri iklim ve jeolojiye müdahale edebilmeye yeltenmelerinin açığa çıkması ile; bilimselliği, insanın varoluşsal hakkına karşı bir tehdit olarak kullanabilmeye yeltenmeleri ile; çocuklara ve gençlere, üretkenliğe ve üretime, yeni nesil’in devamına çeşitli zorbalıklar üzerinden göz dikmelerine karşı sağlam bir direnç gösterilmesi ile; vb…………….; karşılaştırdığında ve dahi yüzleştirdiğinde, bu karşılaşmalar’dan, bu büyük yüzleşme’den alnının akıyla çıkabilecek olanlar, dosdoğru yolu istikamet bilenler ve yolda dosdoğru yürümeye çalışanlar, İbrahim ateş’lere salınmak istendiğinde, karınca kararınca ferahlatıcı su’yu mevzi’ye ulaştırmaya çalışanlar, dosdoğru yolda saf’ını belli edenler, sağduyu’da ve akl-ı selim’de karar kılanlar olacaktır.
BM’in 69. Genel Kurul oturumunda Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın şahsında seslendirdiği “Dünya, beş’ten büyüktür!” haykırışı’nın temelinde, Türkiye’nin kadim geleneğinden ve derin devlet tecrübesinden süzülen kavrayışı vardır. Yine, Türkiye’nin BM’in yapısı’na derinden vakıf oluşu vardır. BM’in kurucu üyeleri arasında yer alan Türkiye, BM’in kuruluşundan beri, onurlu bir üye olarak, farklı süreçler boyunca değişen dünya dengeleri içerisinde, barış ve güvenlik adına gereken yer ve zamanda her daim bulunmuş; yerel, bölgesel ve/ veya küresel düzeyde sorumluluk almaktan çekinmemiş, birçok alanda ve her defasında birçok zorluğun üstesinden gelmiştir. Bu üstesinden gelme kuvvetini ise Türkiye, Hakk’ı ve doğru’yu gözetmek’ten, mağdur ve mazlumun yanında olmak’tan, sömürgeci bir zihniyete asla sahip olmamak’tan, sömürgeci yapı’lara da teslim olmamak adına büyük direnç göstermek’ten almıştır/ almaktadır.
BM’in 81. Genel Kurul oturumunda, aslında tüm milletlerce ayan olan bir gerçeğin “Dünya, beş’ten büyüktür!” diye yine ve yeniden Türkiye tarafından Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan’ın şahsında seslendirilişi yani ayan’ın beyanı “Daha adil bir dünya mümkündür!” ile birlikte bu sefer, küresel düzeyde yeni bir eşiğe gelindiğini; daha adil bir dünya’nın artık (!) kurulma imkanını da işaret ederek duyurmaktadır. Adeta bir haykırış niteliğindeki bu duyuru, tüm dünya ülkeleri için hakiki bir barış’ı ve güvenliği düstur edinen Türkiye’nin, söz konusu ‘sulh’ için sadece yumuşak güç (soft power) olarak sahada olmadığını; ama uhulet ve suhulet yolunu benimsediğinden sebat ile ve istikamet üzere yolda yürüdüğünü ayan eden sağlam nitelikli irade beyanı’nı ortaya koyarken; yine “daha adil bir dünya imkanı’nın tesisi için” ‘kararlılığını ve öncülüğünü’ de bir anlamda dosta- düşmana ilan etmiş olmaktadır. vesselam… Sosyolog Dr. Aylin Karahasan



