Işıkların fısıltıyla söndüğü, gürültünün dindiği o dar vakitte, insan en çok kendine yakalanır. Avuçlarındaki hırsın sıcaklığı soğurken kulaklarda tek bir soru çınlar: İnsana ne kadar toprak lazım, ne kadar ömür, ne kadar insan?
Tolstoy’un o yalın ama sarsıcı hikâyesinde Pahom, güneş batmadan önce etrafını dolandığı tüm toprağın sahibi olacaktı. Adımlarını büyüttü, nefesini tüketti, kalbini yordu; gün nihayet batıp devrildiğinde ise ona yeten şey sadece başından ayak ucuna kadar iki metrelik bir çukur oldu. Bir karış fazlası için hayatını veren insanın, aslında bir karış toprağa bile muhtaç olmadan çekip gitmesi… Dünya, doymayan gözlerin değil; o gözleri örten toprağın zafer sahnesidir. Toprak, insanı bir mülk sahibi yapmak için değil, ona ne olduğunu hatırlatmak için bekler.
Peki ya ömür? Zaman, avuçlarımızda sıkıca tuttuğumuzu sandığımız ama Parmaklarımızın arasından kayıp giden ince bir kum gibi. İnsana ne kadar ömür lazımdır ki doya doya yaşasın? Asıl mesele takvim yapraklarının çokluğu değildir. Yüzyıl yaşayıp bir gün bile “buradaydım” diyemeyenlerin aksine; tek bir anın derinliğinde sonsuzluğu tadanlar vardır. Yaşanmamış, hissedilmemiş bir asır, samimiyetle solunmuş bir andan daha kısadır. Ömür dediğin, kaç nefes aldığın değil; nefesini ne uğruna tükettiğindir.
Ve nihayetinde, ne kadar insan lazım insana? Kalabalıklar çağındayız; binlerce sesin, yüzlerce yüzün arasında ama tek bir ruhun sıcaklığına hasretiz. Yalnızlığımızı avutan, kalabalıkların çokluğu değil, halden anlayan tek bir ruhun mevcudiyetidir. Bize binlerce gölge değil, karanlığımızda sesimize ses katacak tek bir hakiki insan lazımdır. Yükümüzü hafifleten, varlığıyla ruhumuzu dinlendiren o tek insan, bazen bütün bir dünyadan daha geniştir.
İnsana; gururunu gömeceği kadar toprak, kendini bulacağı kadar ömür ve aynasında hakikati göreceği tek bir insan yeter. Gerisi, rüzgârın önünde savrulan bir toz bulutudur. Süleyman Aydınalp



