‘Post- truth’, içinden geçtiğimiz zaman dilimi için dile getirilen tanımlamalardan biri ; son yıllarda kendisine atfedilen anlamın daha sıklıkla görünür alana çıktığı ve anlamının da çokça tartışılarak gündeme geldiği bir kavram…
İnternette yapılan taramalarda kavramla ilgili ilk karşılaşılan bilgi, kavramın 2016 yılında Oxford Sözlüğü’nde yılın sözcüğü kabul edilmesi… Oxford Sözlüğü’nün bu seçiminin dayandığı iki dikkat çekici bilgiye rastlanıyor. Birisi, Birleşik Krallığı’n Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı ile ilgili Brexit referandumunu etkileyen sosyal medya temelli ‘bilgi karmaşası’ iken, diğeri ise Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başkanlık seçimlerinin sonucunu etkileyen çok sayıda ‘doğru olmayan’ haberlerin ve bilgilerin dolaşıma girmesi ve -tabii ki her iki örnekte de- bu dolaşımın karşılık bulması…
Kavramın Oxford Sözlüğü’ne göre anlamı “nesnel gerçeklerin kamuoyunu şekillendirmede duygu ve kişisel inanca hitap etmekten daha az etkili olduğu koşullarla ilgili veya bunları ifade eden” olarak yer almakta. Aslında kavramı ilk defa 1992’de eleştirmen ve yazar Tesich’in kullandığını ve literatüre girmesini sağlayan kişi olduğunu belirtelim. Tesich, ‘ The Nation’ dergisindeki makalesinde ‘Wietnam ve Watergate sendromu’ gibi kavramlardan yola çıkarak, gerçeklerin ABD halkına sunulma biçimini eleştirirken, gerçeklerin duyurulma biçimi ve kamuoyunun da bu duyurulma bağlamında gerçekleri benimseme biçimi üzerine bir sorgulamaya girişiyor. İşte Tesich, tam da burada, post- truth kavramı üzerinden, ‘başkaca’ bir gerçeklik üretilerek kamu algısının nasıl düzenlenebildiği üzerine bir dikkat çekme girişiminde bulunuyor. Kavramın yaygın olarak sosyo-politikte kullanılmasını ve sosyal bilimlere ilişkin alanlarda ele alınmasını ise Keyes’in 2004’de ki ‘The Post- Truth Era’ başlıklı çalışması sonrası görüyoruz. Keyes, gerçeğin önemini yitirdiği bu çağda “başkalarını aldatmanın bir meydan okuma, bir oyun ve bir alışkanlık hâline gelmiş” olduğunu ifade ediyor. Keyes, ‘dürüstlüğün karşıtı olan sahtekarlığın’ ve ‘aldatmacanın’ öne çıktığı bu çağda, gerçek ile yalan arasındaki açık ve belirgin sınırın artık belirsizleştiğinden bahsediyor; gerçekler ve yalanlar ayrımından başka; ‘tam olarak gerçek olmayan ancak yalan olmaktan da kıl payı uzak gibi duran bir üçüncü kategoriye dikkat çekiyor. Bu kategorinin -belirsiz niteliği baskın ve Keyes, bu ‘muğlakta konumlanan gerçeğe’, ‘geliştirilmiş gerçek’, ‘yeni -gerçek’, ‘yumuşak-gerçek’, ‘sahte-gerçek’gibi tanımlar öneriyor.
Peki, gerçek, gerçeklik ve hakikat kavramları tam olarak ne ifade ediyor? ‘Gerçek’, var olan, meydana gelen ve yaşanan iken, sorusu net olarak ‘ne var?, ‘ne oldu? ile ilişkilidir. ‘Gerçeklik’ ise gerçek olanların oluşturduğu varlık alanını veya bütününü ifade eder ve daha kapsamlı bir açıklamaya işaret eder; gerçekliğin ne olduğu bize ontoloji temelli bir soruyu; yani ne gerçekten vardır? sorusunu sordurur. Hakikat ise bünyesinde ‘doğruluk ve sağlamlık’ barındıran, bir şeyin olduğu şey olarak doğru biçimde kavranması ve yine ifade edilmesi ile ilişkilidir.
Tesich ve Keyes, şüphesiz gerçeklerin ve gerçekliklerin yeniden üretilmesine işaret etseler de, post- reality değil de, post- truth kavramını öne çıkararak dikkat çekmek istedikleri ise son tahlilde aslında hakikatin yani bir şeyin ‘doğru ve sağlam bir biçimde kavranılmasının’ zedelenmesidir. Bu süreçte, gerçekler belirsizliğe yakın bir yerde konumlanacak, yeni bir gerçek- miş gibi sunuma girebilecek, gerçeklik üretilmiş,- eksiltilmiş, artırılmış veya değiştirilmiş- ve nihayetinde hakikat kavranılmaktan ziyade sisli bir atmosferde, ‘yanılsamanın getirdiği zan üzerine’ inşa edilecektir.
Post- truth bir durumu işaret eden bir tabloda hangi koşullar sağlanmalı? diye düşünelim. Böyle bir tabloda, nesnel gerçeklerin deyim yerindeyse kaybolması söz konusu değildir ancak kamuoyunu etkileme bağlamında nesnel gerçekler, merkezden, odaktan ve/veya göz önünden uzaklaşmış/uzakta konumlanmış olmalıdır. Duyguların ve kişisel inançların öne çıkması gereklidir yani daha çok görünür/ göz önünde bulunur, dillendirilir olmalıdırlar. Denilebilir ki post- truth’tan bahsedilecekse, orada duygulara ve kişisel inançlara ilişkin her şey öne çıkacaktır, o zaman; kamuoyunu şekillendirmede, söz konusu duygulara ve kişisel inançlara bilinçli olarak verilen rol tam olarak da bu şekillendiricilik olacaktır.
Peki, nesnel gerçeklerin kamuoyunu şekillendirmede daha az etkili olması için uygun zemin’e nasıl gelinmiştir, hangi süreç, nasıl işlemiştir? Bunun için modern dünyanın niteliklerine ve modern sonrası (post -modern) döneme nasıl geçildiğine bakmalıyız.
Nesnel gerçeklerin, rasyonel bilginin önemsendiği, bilimsel verilerin ve yöntemlerin öne çıktığı, uzmanlık alanlarının öneminin arttığı ve bürokrasinin hakimiyeti altında siyasi sistemlerin işleyegeldiği, merkeziyetçi ve yine nesnel teorilerin kabul gördüğü, ideolojilerin belirgin ve taraftarlarının belli olduğu , siyasi veya iktisadi çatışma veya uzlaşma şartlarının da belli başlı kurallar üzerinden düzenlendiği modern çağ, 1900’lü yılların ilk yarısına gelindiğinde dünyadaki birçok ülkeyi çoktan etkisi altına almıştı ve ‘modernlik’ adeta medeni olmakla özdeşleştirilmişti ya da modern olmak çağın olmazsa olmaz gereği olarak kabul görmüştü. Yerel ve geleneksel olanın geriye çekildiğini, hatta bunların geri kalmışlıkla da özdeşleştirilmesi yönünde çokça çaba sarf edildiğini de eklememiz gerek.
Ne var ki, 1.Dünya Savaşı sonu itibariyle boy göstermeye, daha görünür, bilinir ve benimsenir olmaya başlayan modern dünya 2. Dünya Savaşı ile bir kere daha acımasız biçimde hırpalanırken yeni bir şey oldu. Sistemlere karşı duran veya protest diye ifade edilen toplumsal hareketler baş gösterdi., ‘karşı duruşlar’, ötekileştirilmeye- fark edilmemeye- duyulmamaya- karşı bir hak arayışının da göstergesi olarak farklı platformlarda seslendirilir de oldu. Ötekileştirildiğini duyumsayanların dahil olduğu veya edildiği; ötekileştirmenin siyasileştirilebildiği etnisite ve inanç ile ilgili aidiyetleri vurgulayan başka hareketler de söz konusu olmaya başladı. Özellikle bu bağlamlardaki hareketlerin öne çıkışı, büyük ölçekte medya güçlerinin de arkasında durduğu siyasi oluşumlar veya ulus- ötesi mekanizmalar ile desteklenegeldi.
Post- modern dönemeç, soğuk savaşın hemen akabindeki dönemeçtir. Post- modern düşünce, modernliğin belirleyiciliğini, birçok unsuru bir arada tutan merkeziyetçi yapısını, keskin ve ciddi sınırlarını, özgürlüklerin kısıtlanması teması bağlamında da okudu; söz konusu dönemecin araladığı kapıdan geçenler ise bu sınırları fikirlerin söylendiği ancak fikirlerin duygular ve inançlar nispetindeki bir vurguyla birlikte öne çıktığı/ çıkarıldığı bir tarz ve tavırda yaptı; denilebilir ki bunu yaparken de fark edilmenin ötesinde aidiyet ve hatta bir varoluş sorunu üzerinden algıladığı için de böyle yaptı.
Post modernite için moderniteden kopuş’un değil de, modernitenin yapı bozumuna uğrayarak bir anlamda yeniden ve başkaca bir biçimde inşası’nın ifadesidir diyebiliriz. Bu dönemde, sistemler merkeziyetçilikten, büyük teori ve nesnel gerçekliklerden tamamıyla ayrı düşmese de veya kopmasa da, merkeze göre belli bir mesafede konumlanmaya başlamışlardır. Bu dönemle birlikte, tutturulan bu mesafenin nispetine göre de bu teorilerin kullanıldığı; ancak gerçekliklerin, duygu durumlarının, kişisel görüş ve inanç temayüllerinin gölgesi altında çözülerek yeniden üretildiği izlenirken, sürecin işleyişinin ‘yapıların bozulup tekrar yeniden inşa edildiğinin hemen anlaşılamadığı ve belirsizliğin hakim olduğu bir nitelikte olduğuna’ dikkat çekmek gerekir. Yine bu dönemde artık merkezle bağlantılı veya değil, ancak birbirleriyle bağlantılı yapılarla birliktelik esastır; serbestiyet ön planda gibidir ancak bu serbestiyet yeni bütünleşik sistemlerle ve paydaşlarıyla uyumludur; artık serbestiyetin yeni bir biçimi (neo-liberal)vardır. Büyük ve nesnel teoriler merkezde konumlanmaz, perde arkasında işlev görür.; gücün, iktidarın, otoritenin yansımasının başkaca ve daha belirgin şu yüzüyle karşılaşılır: güç yaygın ve yoğun ve fakat daha görünmez olan ağlar/ birliktelikler üzerinden devrededir.
Sosyo-politik açıdan birbirine bağlanan ağlardan başka, somut olarak bu düşüncenin yansıması olarak -veya bir anlamda izdüşümünde -medya’ya ilişkin TV kanalları / linkler ve internet erişim ağları üzerinden iletişimle ve etkileşimle birbirine bağlanan toplumsal yapının niteliği ile karşılaşırız. 80’li yıllar sonrası öncelikle tek kanallı televizyon yayınlarının büyük bir hızla çok kanallı hale gelmesi, gazete, dergi, yayın organlarının sayılarının artmasının ardından, 90’lı yıllarla birlikte hızla web ağlarına, internet dünyasına geçişle, ağlar üzerinden birbirimize bağlanmamız artık bizi ağ toplumuyla ve küreselleşen dünya ile karşılaştırmıştır.
Gerçeklikler üzerinden, gerçekliklerin sunuluş biçimi üzerinden hakikat’in belli bir algılama üzerine ‘profesyonelce- oyun oynanan bir ‘doğru kabul edilen’e dönüştürülmesinin söz konusu olduğu post-truth dönemin içinden geçmekte olduğumuzu belirgin olarak tüm dünyanın hissetmesine yönelik sürecin işleyişini, pandemi salgını; Arap Baharı ve ‘renkli devrimler’, çeşitli coğrafyalarda güya vaad edilen barış ve düzen adına çıkarılan yerel ve bölgesel ölçekli ancak çok daha büyük ölçekte coğrafyaları etkileyen savaşlar, kutsallık atfedilen ve süper güçlerin lehine meşrulaştırılan katliamlar, süper güçlerin yaptırım oyunlarının kurgulanan meşruiyet dayanakları üzerinden kabul ettirilmesine dair hareketlilikler, iklim değişikliği ve doğal olaylar üzerine manipülatif girişimler üzerinden vb. ile ele almak mümkün… Tüm bu süreçlerde meşruiyet zemininin üretilen gerçeklik algısıyla uyumlu olarak ayarlanmasıyla haberleşme ve iletişim ağlarından yoğun ve sürekli bilgi akışıyla desteklenen gerçeklikler silsilesi ile karşılaşıldığında, gündemde tutulan konu bağlamında yoğun tekrarların artık algılanması istenilen yeni doğru’nun kabul edilmese de alışıldık ve normal sayılması için işe koşulduğunun farkında olmak, post- truth niteliği kavrayabilmemiz için önemlidir. Çünkü belirsiz alanda gerçekliğe yakın gibi duran yeni gerçekliğe inanılmasından, kabul edilmesinden başka bu yeni doğru’nun artık kimi zaman duyulduk, bilindik, alışıldık olması’nın sonunda normal sayılması gibi bir süreci de beraberinde getirmesi tam da post- truth çağ’ın bir özelliğidir.
Burada, özellikle Pandemi dönemini sürecin işleyişindeki manipülatif yapısının niteliği, sürecin yürütülmesindeki organizatif yapının etkinliği, etki alanına dair ölçeğinin büyüklüğü açısından ele aldığımızda belirgin olarak bu dönemin büyük bir başka dönemeç olduğunu belirtmek gerekir. Pandemi dönemi, tam olarak dünya yüzündeki hemen tüm ülkelerde yaşayanlar için, nesnel ve bilimsel gerçekliklerin organize edilen korku ve kaygı atmosferine deyim yerindeyse meşruiyet kazandırmak için kullanıldığı, yeni mesafelerin, yeni normallerin, yeni alışkanlıkların günlük yaşam pratiklerine kazandırıldığı, dijital dünyayla entegrasyonun sağlanması yönünde akıllı sistemlerin, akıllı sözleşmelerin, karekodların, direk veya dolaylı olarak yeni ve mecburi kullanım alışkanlıklarıyla büyük bir hızla devreye alındığı döneme işaret etmektedir. Pandemi dönemi, gerçekten de kamuoyunun biçimlenmesinde, nesnel gerçekliklerin etkisinin daha az, duygu ve kişisel kanaat ve inançların etkisinin çok daha fazla olduğunun bariz bir biçimde ve üstelik neredeyse dünya ölçeğinde hissedildiği bir dönem olması açısından tam anlamıyla bir post – truth dönemdir. Üstelik yine, tam da yukarıda dikkat çektiğimiz gibi, nesnel ve bilimsel gerçeklikler kaybolmamışlardır ancak yönleri veya kullanım alanı olarak işe koşulmalarının niteliği değiştirilmiştir, kamuoyunu yönlendirmek ve bu yönde meşruiyet kazandırmak için kullanılmışlardır.; öne sürülmüşlerdir ancak aslında geri planda bırakılmışlardır; çünkü hayatta kalma güdüsü üzerine oyun kurulmuştur. Güvenliğimizle ilgili endişe ve kaygı duymak üzerine yani duygularımız üzerine oyun oynanmıştır; bilgilerin, haberlerin dolaşıma girmesiyle kanıksama, benimseme gibi savunma veya hayatta kalma mekanizmaları gelişmiş; giderek normalleşme, sıradanlaşma sağlanmıştır. Tam da böyle bir dönemde güvenlik öne sürülerek mobil bankacılığın artması, karekod kullanımının devreye girmesi, on- line alışveriş sitelerinin etkinliğinin ve işlevinin artması, dijital para birimlerinin söz konusu edilmesi, dijital gelir kaynaklarının block- chain mekanizmaları üzerinden önce bir oyun gibi sonrasında ciddi ekonomik platformlar gibi devreye girmeleri dikkat çekilesi önemdedir; bunların hepsi ise aslında post- truth’un adeta üstel ifadeleri gibi gerçekliğin yönlendirilmesiyle karşılaştığımız yeni ve her gün yeniden türevlenen gerçeklikler evreniyle bizi karşılaştırmıştır. Pandemi süreciyle ve sonrasında akıllı sistemler, nesnelerin interneti ve yapay zeka ile kapısından girdiğimiz yeni dünyada yine, artık teknolojik gelişmelerin veya ilerlemenin neredeyse bilimsel gelişme gibi algılanmasını post- truth çağ’a dair bir refleks olarak da vurgulamak gerekir.
Post- truth kavramı, gerçekliğe müdahale edilmesi süreciyle birlikte yürüyen gerçekliğe bitişik ancak süreç içerisinde özellikle belirsiz veya muğlak alanların bırakıldığı; yönü değiştirilmiş ve yeniden inşa edilmiş bir yeni doğru’nun algılara hitap etmeye hazır hale getirilmesine işaret etmektedir. Post- truth çağda doğru’nun inşa edilişine, sunuluşuna ve sunulanın algılanış biçimine dair alanların birbirinden keskin hatlarla ayrılmadığını, karşılıklı ve iç içe etkileşimlerle aslında yeni doğru’yu birlikte de inşa ettiklerini belirtmek gerekir. Artık, bu çağ’da duymak veya inanmak istediklerimizle kandırılmak’tan, duydukça, tekrarı edildikçe doğru sanılabilen gerçekliği benimsemeye; alışkanlık edinildikçe artık yavaş yavaş doğru gibi gelen bilgiye inanmaktan, gittikçe kanıksanan, sıradanlaşan, sorgulanmayan gerçeklikleri doğru kabul etmeye, elek veya filtre olmadan karşılaşılan bilgiyle/ haberle hemen etkileşime girebilmekten, işimize gelen( duygu ve kanaatimize hitap eden) bilgiye hemen yönelebilmemize kadar farklı biçimlerde ifade edebileceğimiz post- truth durumlarla karşı karşıyayızdır. Söz konusu çeşitli durumlarla ilgili daha da endişe verici olması gerekeni, sıradanlaşma ve hatta gittikçe duyarsızlaşmadır.
Yanılsamayı,- yanılabilir olabilmeye pay bırakmak ile, sunulanla yetinmeyip sunulanı katmanlı bir elekten geçirme zaruriyetini gözetmekle, her zaman göz önünde olanın ve öne sürülenin gerçeği yansıtamayabileceğini göz ardı etmemekle, her şeyin görüldüğü gibi olamayabileceği ve görüldüğü kadarından ibaret olmadığı gerçeğini fark etmek ile bilgilerin arasındaki bağlam’ı göz önüne almakla- aşmak imkanının var olduğunu bilmeliyiz. Hakikat’e tüm vecheleriyle vakıf olmak her zaman veya her şartta imkân dahilinde değilse de, insan olarak hakikate yönelmek, kalbi bir teslimiyet ile akıl yürütmelerin aklın yolu bir’e doğru evrildiği bir fikriyatın birlikteliğinde anlamlandırmaya gayret etmeyi ve yine kesinlikle dürüst olma sorumluluğunun ikamesini gerektirmektedir. Yine belirtmeliyiz ki bu sorumluluk ikamesi, varoluşumuzla, onurlu, vicdanlı, sağduyulu duruş ve tavrımızla çok yakından ilgili ve yeni nesil’in devamı için de bir mecburiyettir. Sorumluluk, anlam’a kendini yakın ve bu yakınlık bağlamında anlamlandırma işlevine muhatap ve dahi kendini mecbur hissetmektir. Vesselam. Sosyolog, Dr. Aylin Karahasan



