Lerzan Tuğba ŞAHİN

Bir Varmış Bir Yokmuş

YER YERİNDEN OYNAYACAK MI?

Öyle bir konumdayız ki, her an yeni bir gelişmeye tanıklık ediyoruz. Özellikle son günlerde ağırlıklı olarak dış politikada hareketli günlerden geçtiğimiz malum. Tam da bu noktada Milli Savunmamız adına elimizin daha da kuvvetlenmesinin dış ilişkilerimizde yol açtığı yansımaları görüyoruz.

Son günlerde herkes S-4oo Hava Savunma Sisteminin tedarik/teslim sürecinin yakın takipçisi. Bu arada S-400 füzelerinin sinyallerini iki yıl önce köşelerinden veren isimleri anımsıyorum da, resmi okuyup yorumlarının ve öngörülerinin ne kadar da isabetli olduğunu görüyorum. Fakat toplum olarak gündem takibi ve sosyal medya okur/yazarlığı açısından gerilerde kalıyoruz. Bazı hususları bir siyasi isim tarafından birkaç kez telaffuz edildikten sonra yakalıyor ve ancak o zaman gündemimize alıyoruz.

Neyse konumuzun özüne dönersek, özellikle son yıllarda stratejik ilişkilerimizin de kuvvetlendiği Rusya ile S-400 Hava Savunma Sistemi anlaşmamız, sonrasında teslim almamız hatta ve hatta söz konusu olan ortak üretim boyutunun da ötesinde, ‘uzay saldırı araçlarına karşı’ koruma sağlayabileceği belirtilen S-500 füze sisteminin Türkiye tarafından satın alınması ve Rusya ile müşterek olarak üretilmesi gibi sonraki adımlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde ifade ettiği gibi S-400 meselesinin tarihimizin şu anda en önemli anlaşması açıklamasını destekliyor.

ABD’nin tehditlerine, NATO söylemlerine rağmen kararlılık içerisinde sergilediğimiz duruş, kabul edilmeli ki, ABD’ye itibar kaybettirirken bizlere Milli Savunma açısından yeni teknolojilerin kapısını işaret etmekte. Ayrıca bölge ve kıta ülkelerini de iyi okumak çok ciddi bir dikkat gerektiriyor. Mesela Hindistan da ABD’nin yaptırım tehditlerine maruz kaldı. Neden mi? Çünkü 2018 yılının sonbaharında Rusya ile S-400 Füze sistemlerinin satın alımı için anlaşma imzalayan Hindistan da bölgede savunmasını kuvvetlendirecek bir adım atmış oldu. Dolayısıyla ABD bunu da sevmedi. Hatırlarsanız henüz yakın geçmişte, G-20 Zirvesi sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşen ABD Başkanı Trump, S-400 adımları sebebiyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması konusunda Pentagon’un aksine yapıcı, yaptırım söylentilerini yok sayan bir açıklama yapmıştı. (Eleştirmeyin beni devamını okumadan! Trumpçı olmadım.) Bu durum iki şekilde yorumlanıyor: Birincisi gerçekten de Beyaz Saray/Başkan ve Pentagon arasında, belki tahminlerin de ötesinde, fikir ve yol ayrılıkları var. İkincisi ise tam tersi. Yani bir tür strateji ve Trump sadece ılımlı görüntü veriyor.

Tüm dünyanın gördüğü öyle bir gerçeklik var ki, bu dünyanın Süper Güç sıralamasını her an değiştirebilir, en azından yakın zamanda. ABD, sıkıştıkça tehdit yoluna başvuran, ‘bazı’ ülkelerin iç karışıklığa sürüklenmesinde zemini yağlayan, terör örgütlerine olan tutumunda ısrarcı ve ticari savaşlardan medet bekleyen bir güce evrildi. Yani tamlamanın ilk sözcüğü ‘süper’ gücünü yitiriyor.

Rusya ile Hava Savunma sistemi satın alma yoluna gitmemiz sonucunda ne oldu? Kendi kararıyla hareket etmeye devam eden Türkiye F-35 programından çıkarıldı. Yan çizen biz olmadık, biz sadece savunmamız için daha hatta en kuvvetlisini aldık. Peki başka ne oldu? ABD, temsilciler meclisinde, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne yönelik silah ambargosunu kaldırmayı öngören yasayı onayladı. Devamını siz yorumlayın artık. Şimdi bir kısım “eyvah! yer yerinden oynayacak, CAATSA yaptırımları geliyor, bizi neler bekliyor?” türünde endişeler içerisindeyken, bir kısım da Türkiye’nin bölgedeki gelişmeleri iyi okumakla kalmayıp, doğru zamanda doğru hamlelerle sağlam adımlar atarak ilerlediğini savunuyor.

Ben ikinci kısımdayım, peki siz?

Geçtiğimiz Cumartesi The Guardian yazarlarından Simon Tisdall imzalı bir yazı vardı, eğer batı medyasını da takip ediyorsanız mutlaka okumuşsunuzdur. Türkiye ve Erdoğan konusunda takıntılı imajından (önceki birkaç yazısı sebebiyle) bildiğimiz yazar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın stratejik ve siyasi bir çıkmaza doğru yalnız, yıkıcı bir yol izlediği inancını belirtirken, Türkiye’yi de kendisiyle birlikte düşürüp düşürmeyeceğine dair endişesini ekliyor (Erdoğan is on a lonely path to ruin. Will he take Turkey down with him?/Simon Tisdall/The Guardian/20/07/2019). Elbette burada endişe gibi ifade ettiği kendisinin ve kaleminin temsil ettiklerinin temennisi. Yazı tamamen batı medyasında kötü bir Erdoğan profili oluşturma çabalarının devamı niteliğinde. Tabi ki bu yeni bir örnek değil ve eminim yazarın tam tersini çizmeye çalıştığı Yeni Türkiye kararlı adımlarla ilerlediği sürece dahası da olacak. Bir de İran devlet televizyonu, İstihbarat Bakanlığı’nın CIA’ya bağlı olduğunu ifade ettikleri bir casusluk şebekesini çökertip ve 17 şüpheliyi tutukladığını duyurmuştu. Geçtiğimiz Pazartesi (dün) Donald Trump sosyal medya hesabı üzerinden bu haberin yalan olduğuna dair bir iddia ortaya attı. Sizce durum nasıl? İran’ın açıklaması ve sonrasında Trump’ın meşhur tweet anlayışıyla aksini iddia etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gelelim içerideki gelişmelere.. Son günlerde Suriyeli insanlara karşı kışkırtma ve Kürt-Türk çatışması çıkarmaya yönelik provokatif eylemlerin yanısıra başörtüsü üzerinden yürütülen 28 Şubat taktikleri tamamen küçük çaplı gibi görünse de sokakta, yolda hatta bankada, postanede ya da aklınıza gelebilecek birçok alanda insanlar arasında çatışma çıkarıp, huzuru bozmaya yönelik, mide bulandırıcı hadiseler. Her daim sağduyulu olmamız önem arz etmekte. Yukarıda dış politika ve Milli Savunmadan epeyce bahsetmişken aklıma gelen bir noktayı da eklemeden geçemeyeceğim. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu Doğu Akdeniz hamlelerimiz ve duruşumuza yönelik şuurlu bir tavır sergilerken, Mısır ve Suriye ile ilişkilere dair yaptığı yorumlara bakınca bazı noktaları henüz idrak edemediğini görüyoruz. Kendisinin ihvancılık söylemleri bunu destekliyor. Doğu Akdeniz’den bahsetmek istiyordum ancak o kadar uzun bir yazıyı okutturarak sabrınızı zorlamak istemem, bu sebeple Doğu Akdeniz’i sonraki yazıda detaylı olarak değerlendirmek üzere.

selyus